20 Ekim 2012 Cumartesi

Kuru Kafa- Korsan Kurabiye





Sevgili arkadaşım Burcu'nun, oğlunun arkadaşı için doğum
günü hediyesi olarak hazırlattığı kuru kafa - korsan kurabiyeler....




11 Ekim 2012 Perşembe

Közlenmiş Patlıcanlı Karnıyarık



Yağmur toprağa karışıyor… Bodrum bütün bir yazın terini, tozunu atmaya çalışıyor… Toprak, evladına kavuşmuş ana gibi yağmuru bağrına basıyor, bağrına bastıkça havaya yayılan hasret kokusu, yarı açık penceremden, mutfağımda pişen yazdan kalan son lezzetlerin kokusuna karışıyor…

Gökkuşağının renkleri gibi bahçenin bir orasına bir burasına yayılmış Rüzgâr’ın oyuncakları toplanmış, bir köşede yağan yağmurdan nasibini alıyor, son dakika da toplanmış koltuklar, salıncaklar, minderlerse bütün bir yazın yorgunluğunu atmaya hazırlanıyorlar. Bahçede sonbahar telaşı, evdeyse hala yazdan kalma yemekler direniyorlar yaza veda etmemeye…

İşte o lezzetlerden bir menü…


  • Közlenmiş Patlıcanlı Karnıyarık
  • Kabak Çiçeği Dolması



  • Zeytinyağlı Bamya



Bugün ilk olarak;

Közlenmiş Patlıcanlı Karnıyarığın tarifini paylaşmak istiyorum…



MALZEMELER

8 adet orta boy karnıyarıklık patlıcan
2 adet kuru soğan
6 yemek kaşığı orta yağlı dana kıyma
1,5 yemek kaşığı salça
8 diş (iri) sarımsak
1 tatlı kaşığı kuru **Reyhan
½ çay kaşığı karabiber
2 domates(1 tanesi içine)
3-4 adet yeşilbiber
2 su bardağı sıcak su
Maydanoz

HAZIRLANIŞI

Patlıcanları kendi usulünüzce közleyin ve soğumaya bırakın. Ben bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü, tüplü barbekü kullanıyorum. Mangal ateşini aratmayan lezzetlerde et, balık, közleme hatta güveç yapmak için oldukça kullanışlı, temiz ve sağlıklı bir yardımcı... Eğer balkonunuzda veya terasınızda uygun yeriniz varsa, hiç düşünmeden alın derim pişman olmazsınız.

Kıymayı suyunu çekene kadar kavurun, kavrulan kıymaya irice doğradığınız soğanları ve sarımsakları da ekleyip kavurmaya devam edin. Bu arada salçayı da ekleyip, soğanların rengi salçaya dönene kadar güzelce kavurun daha sonra, kabuklarını soyduğunuz ve ince doğradığınız domatesleri ilave edin, domatesler piştikten sonra, baharatlarını ve tuzunu da ekleyin, birkaç dakika daha kavurduktan sonra, kaynamış suyu ekleyip 5 dakika kadar daha pişirin. (Suyun çok olması sizi yanıltmasın, patlıcanları fırına koyarken bu suyu kullanacaksınız.) En son kıyılmış maydanozu da ekledikten sonra ocaktan alabilirsiniz.




Önceden közlemiş olduğunuz ve soğumaya bıraktığınız patlıcanların kabuklarını soyup çok derin olmayan bir fırın kabına yerleştirin. Patlıcanların ortalarını bir çatal yardımıyla açarak, içlerine biraz tuz ve çok az şeker serpin. Hazırladığınız içten aldığı kadar, yaklaşık 2 yemek kaşığı patlıcanların içine koyun. Kıymalı harçtan kalan suyu da süzerek patlıcanların üzerine gezdirin.
Önceden ısıtılmış 190 derece fırında yaklaşık 20-25 dk. Yemek suyunu çekip, yağına düşene kadar pişirin.



FARKLI PİŞİRME ÖNERİSİ : Dilerseniz patlıcanların üzerine fırından çıkarmadan 7-8  dk önce, dil peyniri veya rendelenmiş kaşar peyniride ekleyebilirsiniz, eğer peynir ekleyecekseniz domates ve biberide bu aşamada koyabilirsiniz.


**REYHAN:
Fesleğengillerden, mis kokulu, rahiyalı bir bitki. Özellikle patlıcan yemeklerine, çok yakıştığını düşünüyorum. Aramotik, baskın tadı yüzünden eşim çok fazla sevmediği için maalesef salatalarımda çok fazla kullanamıyorum ama kurutulmuş olarak yemeklerime ekliyorum. Taze olarak sevmeyen eşim yemeklerdeki tadını anlamıyor ve çokta lezzetli buluyor. Eğer sizde taze olarak tüketmekten hoşlanmıyorsanız, kurutup yemeklerinizde baharat olarak, kullanabilirsiniz. Patlıcan başta olmak üzere bulgur pilavına da çok yakıştırıyorum bu oryantal tadı…

7 Ekim 2012 Pazar

Ninja go-Lego pasta 2








Ve yine bir ninja go pasta...

Doğum günü çocuğu sevgili Arda, pastasının kahramanı ise Ninja go- lego...


İyi ki Doğdun Arda...

5 Ekim 2012 Cuma

BİZ...






Kapadokya'da bir bayram sabahı...

Gün ağarmak üzere... Uzaklardan gelen yabani ot ve çiçek kokuları, rüzgârın serin nefesine karışıyor... Havada bir iyimserlik, bir beklenti, bir macera heyecanı... Vadide yüzlerce insan toplanmış. Her milletten, her yaştan ve her dili konuşan. Yerde, göz alabildiğine sağlı sollu uzanan balonlar yatıyor... Uzaktan bakıldığında rengarenk kumaş toplarını andırıyorlar. Sanki çılgın bir kumaşçı uğramış vadiye. Çılgın ve cömert, dükkanındaki bütün kumaş toplarını taşımış buraya, saça saça açmış, rüzgâr’da her şey renkli, her şey sürreal, her şey ve her yer yarı rüya… Yarı gerçek...



İşte o güzel ve özel günün yıldönümü bugün. Ve artık 3 kişilik bir aile olarak kutluyoruz bu günü... Bu rüya hiç bitmesin sevgilim... Seni ve ailemizi çok seviyorum...


3 Ekim 2012 Çarşamba

Bir Tavuk Masalı




1 bütün tavuk alınır; yaklaşık 2 litre suda, patates, havuç, soğan, maydanoz dalları veya defneyaprağı ile lime lime olana kadar haşlanır…

Dileyen, düdüklü tencere de haşlayabilir ama ben her daim yemeğimle iletişim kurmayı, pişerken geçtiği evreleri görüp yemeğimi kendi kontrolümde pişirmeyi, arada bir tenceremin kapağını açıp, koklayıp, içine ruhumu katmayı sevenlerdenim. Bu yüzden düdüklü tencerelerle pek bir muhabbetim yok. Bir ara sevgili Dilkan ablanın hediye ettiği düdüklü tencereyi, bir müddet misafir ettim mutfağımda ama olmadı… Bir türlü anlaşamadık kendisiyle, ama hakkını yiyemem, hünkârbeğendi yapmak için bir defa kullanmıştım, dana etini sertleştirmeden hakkını vererek pişirmişti… Neyse dağıttım yine sanırım mutfağı, gelelim bizim tavuk masalına,

TAVUKLU SEBZE PÜRESİ: Haşlanan tavuk, süzgeç yardımıyla süzülür, süzgecin üzerinde kalan sebzeler, dilenirse içine bir miktar tavuğun göğüs etinden de eklenerek püre haline getirilir. Damak tadınıza göre içine tuz, karabiber ve dilediğiniz baharatları da ekleyebilirsiniz… Ve o gün ki yemek menünüzde garnitür eşliğinde bu püreyi kullanabilirsiniz…

TAVUK SUYUNA MISIRLI ÇORBA:
½ çorba kaşığı tereyağını hafifçe eritin, üzerine 1 çorba kaşığı un serpiştirin, tereyağı tamamen eriyip, birazcık kavrulunca, 2 su bardağı ılık suyu yavaş yavaş ilave edin. Eğer topaklanırsa blender yardımıyla çırpabilirsiniz, daha sonra içine 2 su bardağı kadarda haşladığınız tavuğun suyundan ilave edip, 1 avuç tel şehriye ekleyerek şehriyeler yumuşayıncaya kadar kaynatın. Bu arada haşlanan tavuğun beyaz etinden bir kâse kadar tel tel parçalar ayırın ve kaynayan çorbanıza ilave edin, daha sonra 2-3 çorba kaşığı haşlanmış mısır, bir miktar tuz ve karabiberde ekleyin. Bir kâse içersinde bir yumurta sarısı ile yarım limon suyunu (limon çok suluysa, çeyrek limon) çatalla çırpın ve terbiyesini hazırlayın. Kaynayan çorbanızın sadece suyundan 1 yemek kaşığı kadarını terbiyenin içine yavaş yavaş ilave ederek karıştırın, bunu birkaç kez daha tekrarladıktan sonra, kâsedeki terbiyeyi tencereye yavaş yavaş boşaltın ve karıştırın, yaklaşık 5-6 dakika daha kaynadıktan sonra çorbanızı ocaktan alabilirsiniz.

Üzerine, ince kıyılmış maydanoz ve değirmenden çekilmiş karabiber ilave ederek servis yapabilirsiniz…

ANNE BULYON: Kalan tavuk suyunuzu buzluk kalıbına doldurup, derin dondurucuda, daha sonra pilavlarınızda ve çorbalarınızda kullanmak üzere saklayabilirsiniz. Bu arada biraz donduktan sonra, buzluk kalıbını buzdolabı poşetine koymayı unutmayın, buzluğunuzdaki yiyeceklerin kokuları birbirine karışabilir ayrıca yağlı olduğu için dolabınızı da kirletebilir. Hep merak etmişimdir belki vardır ama varsa da ben bugüne kadar görmedim, neden buzluk kalıplarının üstü açıktır hep, şöyle kapaklı buzluk kalıpları yapsalar olmaz mı, buzluk poşetleri de fana değil ama kapaklı buzluk kalıbı olsa fenamı olurdu…

Ve o gün ben haşladığım tavukla, hafif nezle olan Rüzgâr için mısırlı tavuk çorbası, kendim içinse haşlanmış tavuk eti parçalarıyla güzel ılık bir salata hazırladım. Kalan tavuk suyumu da buzluğa kaldırdım. Sizler dilerseniz, nohutlu ve tavuklu pirinç pilavı da yapabilirsiniz, oda bizim mutfakta çok sevilen lezzetlerden bir tanesi…

Aslında bu masal uzar gider ama benim tavuk bitti. İnce sivri olan kemiklerini ayırdıktan sonra kemik ve kalan derileni de komşum olarak gördüğüm yan bahçede yaşayan sokak köpeklerine ikram ettim,

Not: Belki biliyorsunuzdur ama paylaşmak istedim, ister evinizdeki petlerinize olsun isterse sokakta yaşayanlara, kalan tavuk parçalarını verirken lütfen o sivri kısımlarını ayırın da verin, zira ciğerlerine yada boğazlarına batıp enfeksiyona ve daha da kötü sonuçlara neden olabilir…

30 Eylül 2012 Pazar

Limon-Gümüşlük



Yıllar önceydi, Sevgili Ayşe Arman’ın bir yazısında;

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12420179&yazarid=12)Okumuş, etkilenmiş ve gidilecekler, görülecekler listeme eklemiştim…Ve ilk defa annemle baş başa bir sabah kahvaltıya gitmiştik. Evet, baş başbaşaydık. Çünkü Rüzgâr o zamanlar vitamin ve mineral olarak damarlarımda dolaşıyordu. Henüz aramıza katılmamıştı…

Bahçe girişinden itibaren içeriye girdiğimiz anda, annemle aynı anda birbirimize baktık ve gülümsedik. Bu gülümsememizin ardında yatan şeyse, siparişlerimiz masaya geldiği anda dillendi… Benim yıllardır, hayalini kurduğum sahip olmak istediğim yer işte böyle bir yerdi… İtiraf etmeliyim ki birazcık kıskançlıkla, imrenmiş ve böylesine doğayla bütünleşmiş, şahsına münhasır bir ortam yarattıkları için sahiplerini tebrik etmiştim…

Bazı yerler, mekânlar vardır; manzarası, konsepti gerçekten istinaidir ama gelin görün ki yemeklerinde, işletmesinde ya da çalışanlarında bir olmamışlık bir yerlerinde bir eksiklik mutlaka vardır… Limon Cafe’ de ise yer, mekân, manzara, konsept, personel, işletmecilik, yemekler, kahvaltı, bahçelerindeki çiçeklerine kadar her şey istisnai ve mükemmel. Birbirinin aynı olmayan, birçok objenin bir arada olup bu kadar uyum içinde olduğu ender yerlerden biri burası…

İşte yine bir Pazar günü, hem de Eylül’ün son pazarı, Bodrum’da Sarı Yaz= Benim Bodrum vaktim ve Sevgili eşimin, sanki kalbimi okurmuşçasına, hadi Limon ‘a kahvaltıya gidelim demesiyle, güzel bir günün startını verdik. Sevgili eşim, oğlum ve ben Gümüşlük Limon Cafe’deyiz.



Yazın, rezervasyonsuz neredeyse gidemeyeceğiniz bir yer haline gelmiş ve maalesef popülaritesi artmış olsa da,  Bodrum’da benim için kahvaltının en iyi adresi Limon Cafe… Neyse ki sezonun son Pazar kahvaltısına yetişebildik, bugün son günleriydi…;) Ama üzülmedik. İşletmecisi Sevgili Candan hanımdan, kışın Gümüşlük’de belediyenin yakınlarında küçük bir esnaf lokantası açacaklarının müjdesini aldık. Kışın Bodrum’un merkezine göre bir hayli ıssız olan Gümüşlük’ de, yemek yemek için adres bulmanın zor olduğu ve en azından kendileri ve İstanbul’a dönmek istemeyen bazı çalışanları için böyle bir işe soyunduklarını söylediler. Konsept olarak, Limon'la alakası olmayacak, ev yemekleri yapan bir esnaf lokantası olacağını söyleseler de, Limonu aratmayacak sıcaklıkta, lezzetlerde yine kendine has bir mekân yaratacaklarına hiç şüphem yok…


Kışlık lokantalarının açılmasını, sabırsızlıkla bekleyeceğimiz Limon Cafe’ye. Bu yıl sadece iki defa gidebildik. İlki sezonun başında ılık bir bahar akşamüsttüsüydü . Canım Lale ablamla gitmiş, günbatımını kırmızı şarap ve harika peynir tabağı eşliğinde, hafif atıştıran yağmur altında izlemeye çalışmıştık. Zira, Rüzgâr artık damarlarımda vitamin ve mineral olmaktan çıkmış, koşmaya bile başlamıştı ve o gün bizimleydi. Bize pek bir rahat vermemiş olsa da, benim için kendisi gibi muhabbeti de kıymetli Lale ablamla, ucundan kıyısından muhabbetimizi yapmıştık… Çocukla o vakitte gidilecek bir mekân olduğu tartışılabilir olsada buna değerdi…


Eğer Bodrum’daysanız; Sevgilinlzle, ailenizle, arkadaşlarınızla , misafirlerinizle,her seferinde sizi mahcup etmeyeceklerini bilerek gidebileceğiniz… Ve her gidişinizde, bir önceki lezzet ve sunumlarını aratmayan, aaa biz olduk diyip bu popülerlikle fabrikasyona dönüp işin kolayına kaçmayan, işlerini ilk gün ki tazelikte ve aşkla yapan, anane evi sıcaklığında ama bir o kadar da romantizim kokan bir mekan.

Limon yıllardır, yerli-yabancı birçok seyahat dergilerinde ve köşe yazılarında anlatılıp yere göğe sığdırılamasa da, mutlaka gidilip, yaşandıktan sonra tadına varılabilecek bir yer…

İşletmecileri, Candan Hanım ve Rıza Bey başta olmak üzere, Ayşe Arman’ın değimiyle çalışanlarının neredeyse hepsi büyükşehir kaçağı...

Ve  Limon Cafaden kareler…



Özgür Talay (Servis)

İstanbul sonrası Limon'da çalışmayı şöyle anlatıyor: “Derin bir nefes, kocaman bir tebessüm! Fesleğenlerimizi yemesinler diye kovaladığımız inekler, rengârenk boyadığımız saksılar, güneşte beklettiğimiz likörler, binlerce yıldız, ateşböcekleri, Kral Yolu, dünyanın en güzel kahvaltısı, “Biraz daha Votka Limonata?”, fonda Leonard Cohen, günbatımı, gündoğumu...”





otlu omlet

kendimce sempatikleştirmeye çalıştığım Rüzgar'ın kahvaltı tabağı yemediii...yemediiii...:(


Ve kahvaltıdan kaçış, her zaman doğayı keşfetmek önceliği olacak sanırım


bayıldım buna, bir zamanlar mandalina güzeliydi sanırım

bilmeyenlere duyrulur...
ilk defa gideceklere benden ve limondan küçük bir uyarı
giyin spor ayakkabılarınızı, isterse akşam yemeği olsun budur limonun formatı ;) rahatlık...özgür...kimse kimseye bakmaz herkes kendini yaşar...



Buda kahvaltıya gelen davetsiz misafirimiz..



bu masa bienimmm olsun mu annee, olsun oğlum benimde alıp eve gidesim geldi ;)

Geçmiş Olsun Kurabiyeleri

İçimde uçuşan kelebekler, bu anlamlı ve ince siparişle biranda ele ve dile geliverdiler... Ve büründükleri bu güzel renklerle, İzmir'de zarif ve düşünceli bir eşten, tatlı bir eşe ameliyat sonrası moral olmak için yola çıktılar....

 



Geçmiş olsun Damla hanım...Kelebekler gibi uçuşarak biranda ayağa kalkmanız dileğiyle....

29 Eylül 2012 Cumartesi

Bodrum'da Sarı Yaz...


Ve Bodrum’dayız… Bir hafta ara ile gittiğimiz, 2. İzmir seyahatinden, depoladığım enerjimle, İzmir... İzmir... döndüm Bodrum’a…Mevsimin, çoktan sarı yaza döndüğü Bodrum’da, hala 3 araçtan 2'i İstanbul plakalı olsada, döndüğümüzde  trafik bir nebze olsun rahatlamıştı.Ve benim Bodrum mevsimim çoktan başlamıştı...Bodrum'la ilgili, birkaç kez duyduğum bir tabir vardı; ‘ Bodrum, İstanbulluların Arka Bahçes Gibidir' Bodrum’da yaşadıkça bunun ne kadar doğru olduğunu artık bende kabul ettim… İstanbulluların her ne kadar vazgeçilmez 2.adreslerinden biri olsa da, benim sevdiğim Bodrum Eylül ayından, Nisan ayına kadar olan süreden ibaret. İstanbulluların el ayak çektiği, yerli ve yabancı diğer turistlerin azaldıkları bu dönem de, daha yaşanılabilir, daha huzurlu, daha sakin benim Bodrum’um başlıyor.

Yazın o hareketli, sokaklarından eğlence fışkıran, âşıkların ilk gelmeyi tercih ettikleri, ya da yaz aşklarının en çok yaşandığı bu penisula, kayıtlarda ilçe olarak geçse de, sanki küçük dev bir eğlence kenti diyebilirim. Zira yaz boyunca, toplamda 2 defa indiğimiz Bodrum gecesinde araç trafiğinin akmadığı, bizim motosikletle bile aralardan geçmekte zorlandığımız yaya ve insan trafiği bunun büyük bir kanıtı adeta. Bodrum’da yaşamaya başladıktan sonra, motosiklet benim için vazgeçilmez bir ulaşım aracı oldu. Rüzgâr’ın doğumundan sonra her ne kadar daha az kullanmak zorunda kalsam da, Bodrum’un yaz trafiğinde, özellikle merkeze gidecekseniz, motosikletin büyük kurtarıcı olduğu tartışılmaz…

Eğer sizlerde, Bodrum’u sevenlerden ve yazın büyük bölümünü burada geçirenlerdenseniz, mümkünse özel araç kullanmayın derim. Özellikle İstanbul'luların, o baş döndüren trafiklerinden sonra, tatil için geldikleri Bodrum'da da trafiğe, nasıl katlandıklarını anlamış değilim. Zira benim için tatil demek trafik ve gürültüden uzak, bol güneş, bol kulaç ve bol okumak demek… Belki de bu yüzden ben, Bodrum’un arka sokaklarını ve sonbaharını daha çok seviyorumdur…




Umarım, mandalina bahçelerinin ve yerli halkın çoğunlukla yaşadığı,
bahçe duvarlarında, pencerelerinde renk renk begonvillerin raks ettiği,
bu arka sokaklar zaman içinde, hızla büyüyen Bodrum’un bir parçası olmak zorunda kalmaz…
Yaşadığınız yerin gelişmesi, özelliklede bir çocuk yetiştiriyorsanız,
elbette çok önemli ama doğal dokusu ve değerleri bozulmadığı sürece…

  

Son zamanlarda yapılan önemli yatırımlarda buranın aslında kentleşme anlamında, sıkı bir büyüme içine girdiğini gösteriyor diyebilirim. Bodrum’un en çok sevdiğim bölgelerinin başında gelen özellikle Ortakent’de kurulan, Bodrum’a göre dev ‘Acı Badem Hastanesi’. Diğer yandan projesi devam eden, 5.000 yataklı devlet hastanesi, açılacağı öğrenildikten sonra çocuklarını kayıt yaptırabilmek için, adeta birbiriyle yarışan ebeveynlerin gözdesi TED Kolejinin, ilk defa bir ilçede açılması, Midtown (Ortakent) Alışveriş Merkezi, Güzel Sanatlar Fakültesi, sıra sıra hipermarketler ve yapımı süren diğer alışveriş merkezleri…v.s...Bunlar sadece çok göze çarpan örnekler ve daha sayamadığım gelişmelerle, Bodrum hızla koşuyor ve büyüyor... Umarım! Başta söylediğim gibi, doğal dokusunu ve değerlerini kaybetmeden devam eder bu koşuya…

Zira ben, Bodrum’un arka sokaklarındaki evimizde, bu resimde gördüğünüz manzarayla uyanmayı,

mandalina bahçelerinden yayılan o mandalina çiçeklerinin tarifi imkansız kokularının arasından, bisikletlerimizle maaile süzülerek vardığımız, yahşi sahilinde, çay içmeyi, mevsimine göre Köşem’de rokayla salınan birbirinden lezzetli balıkları ilk elden yemeyi, ceviz kabuğumuzla gittiğimiz, sadece tavşanların yaşadığı, yüzünde makyaj, üzerinde 1 kg aksesuarla denize girenleri göremeyeceğiniz adadan denize girebilmeyi, hiçbir büyümeye, kentleşmeye değişmem değişemem…

Bu arada, sakın ola gecelerini ve eğlencesini, bol müzikli beach cluplerini seven, tatili bu şekilde geçirmeyi tercih edenler darılıp gücenmesin… Elbette o Bodrum’da gerek… Ama bir gün, rotalarını bir kırıversinler Ortakent’e, Bitez’e, Gümüşlüğe Bodrum’un arka sokaklarına, tepelerine, pazarlarına, mandalina kokan ciğerlerine, eminim onlarda seveceklerdir… Bodrum’un arka sokaklarını…


ne bir boğaz manzarasına ne bol ışıklı bir kent manzarasına değişemeyceğim, bir gün mölü, bir gün meli, bir gün atlı penceremizden görünenlerden bir kare....
 Ve şimdi...Bodrum’un arka sokaklarından, pazara gitme vakti. Sarı yazın, son sebzelerinden alıp, uzun süredir evde olmadığımız için, sebzelikleri adeta sonbaharı yaşayan buzdolabımızı, yaz sebzeleriyle vedalaşmadan, tekrar buluşturma vakti…

Sıcak yaz günlerinden kaçamak yapmışçasına yakan güneşin tadını yaz yemekleriyle çıkarma vakti…

Ve işte benim alışveriş listem ve yaz sebzeleri nin, yerini kış sebzelerine bırakmadan, bir kez daha yapılıp mutlaka tadılıp vedalaşılacak yemeklerim…

  • Tarla domatesi, en yamuk en şekilsiz olanlarından 5 kg ( kış için biber, sarımsak ve zeytinyağı ile anane usulü pişirilip, şişelenecek bu yüzden bu kadar çok)
  • Barbunya 3 kg, 1 kilosu közlenmiş patlıcan salatası eşliğinde, haftasonu barbekü menüsünü tamamlamak, 2 kg ‘sı ise kış günlerinde, yazdan kaçamak yapmak istenildiğinde pişirilmek üzere şoklanıp d.dondrucuya emanet edilecek…
  • Bamya 2 kg, en minikleri şoklanıp barbunyanın yanına d.dondurucuya, en büyük boyları da un ve yumurta eşliğinde zeytinyağında hoplata hoplata azıcık kızartmak için,,,
  • Patlıcan 1 kg, ama sevgili Zeyno’nun tezgahından alınmış olacak. Milas’dan gelen, sıfır çekirdeksiz ve tatlı şahane patlıcanlar, 3 yıldır beni bir kez olsun mahcup etmediler. Karnıyarık formatına uygun seçilecek, közlenecek ve karnıyarık yapılacak evet közlenmiş patlıcan üstü karnıyarık, yoksa siz hala karnıyarığın, patlıcanını kızartarak yapanlardan mısınız ;) ?
  • Yine, Zeyno’nun tezgahından olmazsa olmaz zarife biberlerden 1 kg… yok böyle bir biber, kış gelmeden kısa sürede fotoğraflanıp paylaşılacak o zaman anlarsınız neden biberlere zarife dediğimi,
  • Ve tabi kiiii ‘KABAK ÇİÇEĞİ’ ahhh ahh en zoruda onunla vedalaşmak olacak,,, son demlerine kadar her hafta pazardan alınıp bir doldurulacak, bir tavası yapılacak, yapılacak,,,yapılacak...
Bu haftanın sebzeleri şimdilik bu kadar, elbette taze fasulye,bostan patlıcan, minik kabaklar ve mürdüm eriklerini unutmadım.Onlar Çarşamba pazarının listesinde yerini aldılar…

Yemeklerin kokusu, mutfağımızdan yayılmaya başladığında, burdan paylaşana dek hoşçakalın …